Psikolog Filiz Kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psikolog Filiz Kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2011

Çocuğunuzun Resimleri....

Genç Sanatçı


 
Çocuğunuzun yaptığı resimleri basit karalamalar olarak adlandırabilirsiniz ama okul öncesinde yaptığı resimler, kendini ifade edebilmesi için son derece değerlidir. Çocuğunuzun yaptığı her çizim, gerçek bir ‘yaratma’dır. İşte bu karalamaları anlamanızın yolları. 


Eline geçirdiği her kalemle, olur olmaz her yere yaptığı bu çizgilerin değerini küçümsemeyin. Çocuğunuz, henüz kendini ifade edebilecek kadar yeterli bir kelime hazinesine ve yazma yeteneğine sahip değil. Ama renkli boyalar ve bembeyaz sayfalar tüm çekiciliğiyle, “Hadi, bana kendini anlat” diye onu çağırıyor. Çocuklar hayal güçlerini yansıtabilmek ve duygularını ifade edebilmek için resmi kullanırlar. Yarattığı her eser çocuğunuzun duygularını açığa çıkarmasında ona yardımcı olur.

Çocuğunuzun yaptığı resimler, gelişim seviyesine göre biçimlenir. Örneğin, 1 yaşındaki çocuğunuz, kağıda kararsız küçük çizgiler yapabilecek durumdadır. 2 yaşında kalemi kendi başına alıp yatay ya da dikey çizgiler çizebilir. 3. yaş günüyle birlikte usta bir karalayıcı olacaktır ki, işte bu gerçek eğlencenin başladığı zamandır!

2 yaş

Çocuğunuz; el ve göz koordinasyonunun oluştuğu, renkleri ve şekilleri öğrenmeye başladığı bu dönemde ilk karalamalarını yapmaya başlar. 2 yaşındaki çocuğunuz gördüğünü ya da çizmek istediğini değil, çeşitli karalamalarla bedeninin istediği şeyi çizecektir, çünkü bu yaş çocukları için resim yapmak, ellerinin ve kollarının hareketini kağıda dökmektir. Önceleri kırık dökük kısa çizgiler, kol hareketleriyle oluşan geniş ritmik çizgiler, daha sonra bilek hareketlerinin oluşturduğu karışık yuvarlak çizgilerden oluşan ve son derece anlamsız görünen bu karalamalar, aslında ileride yazacakları rakamları ya da harfleri oluşturan çizgilerdir. Çocuğunuz rastlantısal olarak oluşturduğu çizgileri kendisinin yarattığını keşfediyor ve her büyük kaşif gibi bundan büyük haz alıyor. Gücünün yansıması ve bu yansımadan aldığı haz, çocuğu, daha iyisini yapana kadar tekrarlamaya iter. Çizmek için yalnızca bileklerini değil tüm kolunu kullandığından; bol bol boş yere ihtiyacı vardır, bu nedenle büyük ebatlarda kağıt kullanmasını sağlamanız daha iyi olur. 3 yaşlarına doğru, rahat rahat karalayabilmek için duvarların ne kadar uygun olduğunu keşfederler. Salonunuzun duvarındaki şaheseri gördüğünüzde “Ne yaptın!” diyerek ani tepkiler vermek yerine, yüzünüze muzip bir gülümseme yerleştirip, bunu bir de kağıt üzerine yapıp yapamayacağını sormayı deneyin. Şaheserlerini buzdolabının üstüne ya da duvara asılmış görmek hoşuna gidecektir. Bu arada, 2  yaş döneminde, yaratıcılığını sınırlayacak boyama kitaplarından uzak durun.

3 yaş

Çocuğunuz 3 yaşından sonra dil ve motor hareketlerinin gelişimiyle birlikte çevresindeki eşyaları tanımaya ve onlara ait sembolleri edinmeye başlar ama bu semboller henüz parmaklarının ucuna dökülmüş değildir. Size yalnızca bir grup çizgi gibi görünen resmi, hatta çoğu zaman bir öncekiyle tıpatıp aynı olan bu bir grup çizgi; ona göre kimi zaman bir çiçek, kimi zaman bir ağaç ya da bir insan bile olabilir. Bu yaştaki çocuklar genellikle daireler ve kareler yapmak için çizgileri birleştirmeye başlarlar. Bu şekillerin içlerini boyayabilir, içine çeşitli çizgiler ekleyebilir, iki nokta koyarak gözleri diyebilir ya da etrafına çizgiler koyarak bir çiçeği ya da güneşi betimleyebilirler. Tipik 3 yaş çocuğu belli bir şey yapmak üzere çizime başlamaz ama yaptıktan sonra çizdiği şeyin bir ağaç ya da kurbağaya benzediğini söyleyebilir, çizdiği şey ona bunları anımsatabilir. Bazen de yaptığı çizimi uzun süre hiçbir şeye benzetemeyebilir, ya da o basit ama basit olduğu kadar engin bilgeliğiyle ‘çizgi’ diyebilir. Bu karalamaların tadını çıkarın, çünkü çok kısa bir süre sonra belirli bazı çizgiler, bir eşyanın ya da nesnenin yerini alacak ve o hep öyle çizilecektir. Bir ağaç çizmeye karar verdiğinde hep aynı ağacı çizecek, hatta temiz bir sayfa isteyip “Başka bir resim yapacağım” dediğinde de yine aynı ağacı çizecektir. Bu aşamada size düşen, çocuğunuzun yarattığı şaheser hakkında onunla sık sık konuşmak ve çizdiklerini anlamaya çalışmaktır. Unutmayın ki, kendini en güvenli ve değerli hissettiği anlar, onu tüm içtenliğinizle dinlediğiniz anlardır. Yaptığı resimlerle ilgili kendi yorumlarınızı sunmaktansa, size ne çizdiğini anlatmasına izin verin. İnanın, sahip olduğu hayal gücüyle sizi şaşırtacaktır!

4 yaş

Renkleri, sembolleri ve şekilleri gerçek hayata çok uygun olmasa da, bu yaştaki çocuğunuz tam bir sanatçı adayıdır. Tipik 4 yaş çocuğu nesnelerin nasıl görünmesi gerektiğine dair olan kurallara uymaz. Bu dönemde yaptıkları resimler bildikleri değil hayal ettikleridir. 4 yaş döneminde çocuğunuzun hayal gücü doruk noktasındadır, masallara düşkünlüğü de bundandır. Resimlerinde kullandıkları renklerin gerçek hayattaki karşılıklarına uygun olup olmaması önemli değildir, önemli olan rengin kendi güzelliğidir. Bir ağacın gövdesinin kahverengi, yapraklarının yeşil olduğunu bilir ama bunu başka şekilde yapmak onun için daha keyiflidir. Resimlerinin gerçekliği, güzelliği ya da çirkinliğiyle ilgilenmezler. Onlar için önemli olan keyifle ve heyecanla resim yapmaktır. Bunu bilmeniz onu yargılamamanızı, eserlerine müdehale etmemenizi sağlayacaktır. Hangi nedenle resim yapılırsa yapılsın, önemli olan çocuğun bu etkinlikten duyduğu hazdır. Hatalarını vurgulamaktan çok, özgünlüğünü ve kendine haslığını övün. Dilediğince hayal kurmasına izin verin. Hayatlarımıza kattıkları en büyük güzellik bu değil mi zaten? 

4.5 yaş

Bu dönemde çocuğunuz kendine en yakın ve en ilginç gelen şeylerin resmini yapmaya başlar. Yani sizin... İlk insan sembolünü, yuvarlak bir baş ve çizgi halinde ayaklar oluşturur. Ama kısa sürede gözler için iki küçük dairenin ve dudak için bir çizginin olduğu bir surat ortaya çıkacaktır -saç ve kulaklar gibi ayrıntıları bile ekleyebilir-. Göz ve ağız gibi hareketli organlar resmin önemli unsurlarıdır. İşte bu zamanlarda gülümsemenizin onun için ne kadar değerli olduğu bir kez daha ortaya çıkar. Edinilen her yeni sembol onun kendi buluşudur, tıpkı bu yaşlarda yaptığı diğer her şeyde olduğu gibi. Yaratıcılığının en yoğun olduğu dönemdedir, henüz yapamama endişesi taşımaz, özgürdür, kendine güvenir, yaptığı her işte en az oyun oynarken olduğu kadar ciddidir, çünkü çok önemli bir iş yapmaktadır. İşte bu yüzden, çocuğunuzun yaptıklarını ve yarattıklarını siz de önemseyin. Çocuğunuz büyük bir ciddiyetle çok önemli bir misyonu yerine getiriyor, keşfediyor! Çocuğunuzu parmak sayıları ya da kol ve bacakların konumu gibi konularla ilgili uyarmayın. Gülümseyen bir suratı ya da çöp adamı nasıl yapacağı ile ilgili konuları ona öğreterek yaratıcılığını kısıtlamayın.

5 yaş 

5 yaşından sonra çocuğunuzun resimleri çok daha ayrıntılı hale gelir. Çevresi hakkında edindiği bilgilerin artmasıyla sembolleri de çeşitlenerek artar. Çizdiği resimler her çocuğun çevresine ve deneyimlerine göre farklılık gösterir. Belli bir şekle takıntılı hale gelebilir: göz kirpikleri ya da hiç bitmeyecek diş sıraları gibi şeyleri ayrıntılı ve büyük ebatlarda çizebilir. Ama çocuğunuz insan çizme konusuyla ilgilenmiyorsa, onu zorlamayın. Hayvanları, arabaları ya da binalar gibi nesneleri çizmeyle daha ilgili olabilir. Bu dönemde resimleri yalnızca çizgi sistemi olmaktan çıkıp, içini boyalarla doldurduğu resimler haline dönüşmeye başlar. Bir süre sonra da şekiller kağıt üzerine gelişigüzel sıralanmaktan kurtulur ve belirli bir düzen alır. Ama henüz perspektif yoktur, şekiller yer ve gök çizgisi arasında bir yerlerde sıralanır. Size düşen yaptığı sanat eserini analiz etmek ya da öneriler sunmak değil, onu basitçe takdir etmektir.


Ebeveyni olarak sizler neler yapabilirsiniz?

·        Çocuğunuzun mümkün olduğunca daha fazla resim yapması için olanak sağlayın, resimlerini anlamaya çalışın.
·        Ona boya kalemi gibi resim malzemeleri alırken, sağlığına uygun olup olmadığına dikkat edin.
·        Çocuğunuzun resimlerini dosyalayarak saklayın. Bu, onun gelişimini daha iyi görebilmenizi sağlar.
·        Yaptığı resimler hakkında onunla konuşarak, hem dil hem de duygusal gelişimine katkıda bulunabilir, hem de içsel dünyasına dair başka yollarla anlatamayacağı şeyler öğrenirsiniz.
·        Resim yaparken elinizden geldiği kadar ona eşlik etmeye çalışın. Siz bir şeyler yazarken onun da resim yapıyor olması, kendine güvenini artıracak, birlikte olduğunuzu vurgulayacaktır.
·        Çocuklar resim yoluyla gerçekle hayal arasındaki farkı öğrenirler. Çizdiklerini anlatmalarına fırsat tanınması, içinde bulundukları dünyaya bakış açılarını anlamanıza ve çocuğunuzun bilişsel gelişimine katkı sağlar.

24 Kasım 2010

Pygmalion'un Ardından...


Bir zamanlar, yapayalnız bir heykeltıraş olan Pygmalion, hayalindeki kadının heykelini yarattı. Hem de tam hayal ettiği şekilde, vücutta ve boyda… Bittiğinde, yüzünde eşsiz gülümsemesi ve mükemmel vücuduyla, heykel gerçek bir kadın gibi görünüyordu. Heykelin yanından ayrılamayan Pygmalion’u gören arkadaşları ona, “Ne kadar güzel olduğu önemli değil, sonuçta bu sadece bir heykel, bir kadın değil” diyorlardı. Pygmalion ise, yarattığı heykele aşık oldu. Onun gerçeğe, gerçek bir kadına dönüşmesini diledi, umut etti, bunun için bildiği tüm tanrılara dua etti. Bu dileği o kadar içtendi ki, Afrodit sesini duydu ve yarattığı heykeli gerçek bir kadına dönüştürdü. O gün bu gündür, kendini gerçekleştiren kehanetlere, Pygmalion Etkisi denir oldu…

“Beklentilerin etkisi, gerçeklik üzerinde nedir?” sorusu pek çok araştırmaya konu olmuştur. Pek çok alanda yapılan araştırmalar, beklenilen sonuçlara ulaşma eğiliminin beklenti olumlu olduğunda da, beklenti olumsuz olduğunda da benzer şekilde, yüksek olduğunu göstermiştir. Yani olaylara, durumlara, kişilere ve ilişkilere dair beklentilerimiz, olacakları da şekillendirmektedir.

Pygmalion etkisinin gücü, ilk olarak psikolog Rosenthal tarafından okullarda yapılan bir araştırmada gösterilmiştir. Araştırmada öğretmenlere aslında rastgele seçilmiş olan bir grup çocuğun yüksek potansiyel gösterdiği söylenmiş ve bu grup ayrı bir sınıfa alınmıştır. Aradan 1 yıl geçtikten sonra ise, öğrenciler incelendiğinde, bu sınıfta yer alan öğrencilerin genel zeka testlerinde öncesinden farklı olarak ortalamanın üzerinde puan aldıkları, diğer sınıfta yer alan çocuklarda ise önemli bir değişim sağlanmadığı görülmüştür. İlk kez bu araştırma ile, yüksek performans beklentisinin, performansı gerçek anlamda yükseltebileceği gösterilmiştir. Hissettirilen olumlu beklenti, çocukların benlik algılarını güçlendirmiş ve performanslarının gerçek anlamda üst düzeye çıkmasını sağlamıştır. Rosenthal’ın çalışmasının ardından Pygmalion Etkisini ve kendini gerçekleştiren kehanet teorisinin sınırlarını araştıran onlarca çalışma yapılmıştır. Bir heykelin gerçeğe dönüşemeyeceğinden emin olsak da, beklentilerin gerçekliğe etki ettiğini, beklentiler sayesinde kendi performans düzeyimizi ve diğerlerinin performansını etkileyebileceğimizi biliyoruz.

İş yaşamında yapılan pek çok çalışmada, Rosenthal’ın yaptığına benzer şekilde, oluşturulan olumlu-olumsuz performans beklentilerinin performans değişimlerine neden olduğunu göstermiştir. Pygmalion Etkisi’ni bir çeşit döngü olarak düşünebiliriz. Beklenti döngüyü şekillendiriyor ve sonunda beklenen şey gerçekleşiyor ve kehanet kendini gerçekleştirmiş oluyor. Peki Pygmalion Etkisi ilişkilerde kendini nasıl gösterir?

Son 10 yılda boşanmalar % 80 oranında artmış durumda. Terapiye gelen çiftlerden de iyi biliyoruz ki evlilikler “ömür boyu birlikte olalım” diye değil, “boşanabiliriz” denilerek başlıyor. Geleceğe dair beklenti, bugünkü davranışları, bugünkü davranışlar da geleceği şekillendiriyor. Döngü artık olumsuz işliyor. Adımları ise şu şekilde…

İlişkinin biteceğine dair inanç/olumsuz beklenti…
Çatışma durumlarının gerçekleşmesi (kaçınılmaz) ve olumsuz inancın güçlenmesi…
Olumsuz beklentinin yarattığı uzaklaşma hissi ve davranışı…
Paylaşımda azalma, beklentiye uygun şekilde ayrılığın dillendirilmesi…
Olumsuz beklentinin güçlenmesi…
Beklentiye uygun davranışların (olumsuz) sürdürülmesi…
Ayrılık / Boşanma…

Hemen her alanda, iş yaşamında, sosyal yaşamda, aile yaşamında vb. kendinizi benzer bir döngüde bulabilirsiniz. Yeni yıla girerken, yaşamınızda aslında hiç de istemediğiniz gerçekliklerin oluşmasına neden olan beklentilerinizden ve bu döngülerde kurtulma kararı vererek değişime başlayabilirsiniz. Beklentileriniz olumsuz mu? Olumsuz döngüler yaşamınızda yoğun olarak mı var? Peki nedir bunları kırmanın yolu? Çok da zor değil…

Beklentilerinizin listesini oluşturun… İlişkinize dair beklentileriniz neler? En az 10 olumlu beklenti listeleyin. Listenizdeki her maddenin olumlu olduğundan emin olun. Peki ya iş yaşamınıza dair? İş yerindeki ilişkilerinize dair beklentileriniz neler? Peki ya arkadaşlarınıza, onlarla olan ilişkilerinize dair beklentileriniz? Ekonomik durumunuza dair beklentilerinizi listeleyin… Ailenize dair beklentileriniz? Her bir madde olumlu mu? Yeniden kontrol edin…

Beklentileriniz için hazırladığınız listeyi sık görebileceğiniz bir yerde tutun. Sık aralıklarla gözden geçirin. Bırakın bu yıl istemediğiniz, olmasından koktuğunuz gelecek değil, hayal ettiğiniz heykeller canlansın. İyi seneler… 

Psikolog Filiz Kaya

11 Kasım 2010

Ayrılık… Neden bu kadar acıtır?


Romantik ilişkilerde ayrılık, ilişki yolunda gitmiyor olsa bile sarsıcı ve acı veren bir deneyimdir. Peki ya terk edildiğinizde ne yaşatır? 

Romantik ilişkiler yüksek bir heyecan düzeyiyle başlar ve geleceğe dair çok sayıda umudun, beklentinin oluşturulmasına neden olur. İlişki sonlandığında ise, her ne kadar kötü giden bir ilişki olursa olsun, yüksek düzeyde bir hayal kırıklığı ve hüznün yaşanmasına neden olur. Bozulan rutin, yaşanılan evden arkadaşlara kadar hissedilen geniş bir değişim alanı, kişinin adapte olabilme becerilerini zorlayıcı, dolayısıyla stres düzeyini fazlasıyla arttıran bir yaşantıdır. 

Psikologlar olarak danışanlarımıza verdiğimiz temel bilgilendirme genellikle şudur:  boşanma ya da ayrılık, sadece ilişkinin sonlanması, kaybı değil aynı zamanda sevilen birinin kaybı demektir. Daha önce yaşanan ve etki bırakan tüm kayıpları tetikler ve bu nedenle de yoğun bir duygulanımın oluşmasına neden olur. Bu bilgide bir sıkıntı yok ve tamamıyla gerçeği yansıtıyor.  Ancak son zamanlarda yapılan bir araştırma, özellikle terk edilen, terk edildiğini hissettiren bireylere yaklaşımda, biz uzmanlara farklı bir gözlük daha sundu…  Romantik bir ilişkide yaşanan terk edilmenin yarattığı acı, sadece psikolojik yaralanmalardan kaynaklanmıyor. Yaşanan bu acı, beyinde motivasyon, ödül ve bağımlılıkta yaşanan madde yoksunluğuna benzer bir aktivasyonun oluşmasına neden olmakta. 

Hem kendi deneyimlerinize, hem de yakın arkadaş çevrenize bakarak şu soruların yanıtlarını bir düşünün: “İstemeden ayrılma, terk edilme söz konusu. Terk edilen tarafın davranışları hakkında neler söyleyebilirsiniz? İlişkinin sonlanmaması için çaba sarf eder mi? Neler hisseder? Neler yaşar? Neler olsun ister? Davranışları üzerinde ne kadar kontrol sahibidir?” 

Sürekli sevgiliyi düşünme… Sürekli aramayı düşünme… Arama, mesaj atma, yapılmaması önerilen hemen her şeyi yapma hali… Reddedilme, istenme ilişkinin tek taraflı olarak bitirilmesi halinde, hem terk edilen kişide ağır yaralar açıyor, hem de sonrasında yapılan davranışlar nedeniyle, uzun süreler devam eden pişmanlıkların duyulmasına neden oluyor. Terk edilmenin yarattığı psikolojik yaralar, kişilikte oluşan değişimler, özgüvenin düşmesi, kaygı düzeyinin artması, hatta ayrılıkların yakın çevredeki ilişkileri de etkilemesi  vb. ayrılık sonrası ortaya çıkan olumsuz koşulları araştıran yoğun bir psikoloji literatürü zaten var. Ancak yıllar sonra bir grup araştırmacı, terk edilen kişilerde oluşan bir dizi reaksiyonun fiziksel nedenlerini anlayabilmek için, beyin görüntülerine bakmaya karar verdi. 

Araştırmada eski sevgililerine hala “aşık” olduklarını belirten bir grup kadına, eski erkek arkadaşlarının resmi gösterildi ve fMRI yoluyla beyin görüntüleri alındı. Araştırmaya katılan tüm kadınlar için, ayrılığın üstünden ortalama 63 gün gibi görece uzun bir zaman geçmiş durumda. Gün içinde zamanlarının % 85’ini eski sevgililerini düşünerek geçirdiğini belirten grupta yer alan kadınların tamamı, ilişkilerine devam etmek ve eski sevgilileri ile yeniden bir araya gelmek istediklerini söylüyor. Araştırmacıların hedefi, eski sevgilinin resmini görmenin beyinde ne gibi değişimlere neden olduğunu saptamak. Araştırma sonuçları ise şu şekilde:
-          Araştırma sonuçlarından biri romantik ilişkilerde reddedilmelerin ardından kişinin duygu ve davranışlarını kontrol etmede güçlük yaşadığını ortaya koyması. Terk edilme sonrası gösterilen duygusal-davranışsal tepkilere bakıldığında – ki bunlar depresyondan intihara hatta cinayete kadar değişim gösterebiliyor- kişinin kendini kontrol etmede güçlük yaşadığının görülmesi çok da şaşırtıcı değil. Ancak yine de alınması gereken bir ders var… Yakın bir arkadaşınız ayrılık acısı çekiyorsa, “Yapma ama artık, kontrollü davran biraz” demeniz işe yaramayacaktır. 

-          Beyin görüntülerine bakıldığında özellikle motivasyondan sorumlu alanlarda önemli düzeyde aktivasyon görülüyor. Yani romantik aşk, daha önce de önerildiği gibi, belirli bir duygu durumu olmaktan çok, hedefe odaklı bir motivasyonel durum olma özelliği taşıyor.

-          Araştırmanın en şaşırtıcı sonucu ise, beynin bağımlılık ve yoksunluk durumlarında aktive olan alanında görülen yoğunluk. Yani romantik ilişkilerde reddedilme, bağımlılıkta görülen bir tür yoksunluk sendromunun yaşanmasına neden olmakta. Bu sonuç da ne kadar zorlu bir süreç içinde olunduğunun ve kontrolün ne kadar güç olduğunun temel göstergelerinden biri olma özelliği taşıyor. 

-          Aktive olan bir diğer önemli alan ise beynin fiziksel ağrı ve stresten sorumlu olan alanları. Yani ayrılıkla başa çıkmaya çalışan kişiler, aslında güçlü bir hayatta kalma mekanizması ile savaşır hale geliyorlar. 


“Zaman tüm yaraları iyileştirir,” kadim bilgisinin fiziksel kanıtı da artık elimizde..


Aşk acısı çeken kişiler için umut da var…
Reddedilmenin ardından geçen gün sayısı ne kadar fazla ise, resimlere bakıldığında duygulardan sorumlu beyin bölgesinde görülen hareketlenmede azalma ve rasyonel düşünmeden sorumlu beyin bölgesinde görülen aktivasyonda da fazlalaşma görülüyor.  ilgili beyin alanlarında o kadar az aktivite görülüyor. Yani aradan geçen zaman fazlalaştıkça reddedilen bireyler durumu anlamlandırmaya ve tepkilerini daha kontrollü olarak sunmaya, duygusal ve psikolojik olarak güçlenmeye başlıyorlar.


Eğer yaşanan sıkıntı kaldırılamayacak durumda ise, aradan zaman geçmesine rağmen herhangi bir iyiye gidiş hissedilemiyorsa destek alınmasında yarar var demektir.




Her türlü zorlu yaşam olayında olduğu gibi, bu zorlu yaşantıdan da güçlenerek çıkmanız mümkün.

Ayrılığın ardından… 

-          Birbirinden farklı duyguları, yoğun olarak ve kısa aralıklarla yaşayacaksınız. Bir sabah yataktan kalkmak istemeyecek kadar mutsuz, diğer sabah ise yeniden aşık olmalıyım kararlılığı ve enerjisiyle uyanabilirsiniz. 

-          Kendinize kredi vermelisiniz. Bir süre üretkenliğiniz, iş yaşamındaki başarınız, kişilerarası iletişim becerileriniz düşebilir ve bunda bir sorun yok. Kimse superman değil ve olmamalı da. 

-          Yalnız kalmadığınızdan emin olmalısınız. Bu süreçte sık değişiyor olsa da, duygularınızı, düşüncelerinizi paylaşmanız çok önemli. Size iyi gelen yakınlarınızı, arkadaşlarınızı, akrabalarınızı yakınınızda tutun. Yardıma ihtiyacınız olduğunda, destek almaya mutlak olarak hazır olun. 

-          Duygularınızla savaşmayın. Kaybı yaşamak için kendinize alan açın. Hayatınız bir anda değişti, umutlarınız dahi değişmek zorunda. Veda ettiğiniz ayrıntıların hakkını verdiğinizden emin olmalısınız. Üzülmemeliyim, düşünmemeliyim cümlelerini kurduğunuz anda kendinizi uyarın. Tesadüfi bir durum söz konusu değil; üzülmeye, bu konu ayrıldığınız kişi hakkında düşünmeye ihtiyacınız olduğu için bunlar aklınıza geliyor. 


Hazırlayan: Psikolog Filiz Kaya
Yukarıda yer alan yazı  Marie Claire Dergisi Ekim 2010 sayısında yer almıştır. 

14 Ekim 2010

Bebek Doğduktan Sonra



Mother&Baby Dergi / Ekim 2010

Çiftlerin % 67’si bebek doğduktan sonraki 3 yılda kendilerini “Mutsuz” olarak tanımlıyor. İlişkilerinden “Memnun” olduğunu belirten %33’lük grup ise, aynı dönemi ilişkileri açısından “Yüksek Düzeyde Stres Yaşanan” bir dönem olarak tanımlıyor. 


İlişki Araştırmaları Enstitüsü kurucusu ve başkanı, aynı zamanda “Baby Makes Three” isimli kitabın yazarı Profesör Doktor John Gottman, bebeğin doğumunun ardından geçen ilk ayların çiftlerin ilişkileri açısından zorlayıcı bir dönem olduğunu belirtiyor. 35 yılı aşkın süredir çiftler arasındaki ilişkiyi güçlü tutabilmek için çeşitli araştırmalar yürüten Gottman’ın, çiftin hayatına bebeğin eklenmesinin ardından oluşan değişimlerle ilgili araştırmasını sizlere sunacak ve konuyla ilgili uzmanımız Psikolog Filiz Kaya’dan görüşlerini alacağız. Bebek doğduktan sonra eşler arasında neler yaşanır? Neler değişir? Olumlu değişimi sağlamanın püf noktaları nelerdir? 

Dünyada konuyla ilgili yapılmış en kapsamlı araştırmaları sunan Gottman, bebek sahibi olan çiftlerin % 67’sinin bebeğin doğumunun ardından geçen 3 yıl süresince, eşleri ile olan ilişkilerini “Mutsuz” olarak tanımladıklarını belirtiyor. Bebekten önce ilişkilerini “Mutlu” olarak tanımlayan binlerce çiftle yapılan bu araştırmada,  çiftlerin sadece % 33’ü bebek doğduktan sonraki dönemde ilişkilerinden “Memnun” olduklarını söylüyorlar. Ancak bu % 33’lük grup da bebek doğduktan sonra geçen ilk 3 yılı aralarındaki ilişki açısından “Yüksek Düzeyde Stres Yaşanan Bir Dönem” olarak tanımlıyor.   Araştırmanın uzun dönemli sonuçlarına bakıldığında, % 67’lik grup içinde yaşanan boşanmaların diğer gruba göre 4 kat daha fazla olduğu görülüyor. 

Çiftler açısından zorlayıcı ama bir o kadar da güzel olduğu bilinen bu dönem nasıl yaşanıyor? Psikolog Filiz Kaya’ya göre, ebeveynliğe geçiş büyük bir değişim dönemi. Bu değişimle, yani ebeveynliğe geçişle başa çıkabilen bireyler ilişkide oluşan değişimleri de olumluya çevirerek ilişkilerini güçlendirebiliyor. Ancak yaşanan değişimle başa çıkamayan kişiler için ise, eşler arası çatışmalar kaçınılmaz hale geliyor ve evlilikler çatırdamaya başlıyor. Değişimin ne gibi noktalarda zorlayıcı olduğunu  uzmanımız kısaca şöyle tanımlıyor: “Ağlayan bir bebeğin yanında romantizm zordur. Çiftler daha önce yaptıkları ve yakınlık hissetmelerini sağlayan pek çok şeyi özellikle ilk aylarda yapamaz hale gelirler. Her ikisinin de çok sevdiği ve belki de uzun süredir bekledikleri o güzel varlık yanlarında olmasına rağmen, beraberinde bir dizi zorluğu ve sorumluluğu da getirir. Bebekler sürekli bakıma ihtiyaç duyar ve bu çoğu zaman her iki ebeveyn için de tam zamanlı bir mesai demektir; dolayısıyla eşler birbirlerine zaman ayıramamaya başlarlar. Fiziksel yorgunluk, çoğu çift için duygusal ve bedensel uzaklaşmaya neden olabilir.” 

Sonuçların çarpıcılığı, olumsuz olan % 67’lik orandan çok, azınlıkta görünen % 33’lük grubun aynı stres düzeyinde değişimi hissetmelerine rağmen, değişim sürecinde ilişkileri açısından bir sıkıntı yaşamış olmaları. Peki nedir aradaki ayrım? Hangi çiftler bebek sahibi olduktan sonra birbirlerinden uzaklaşıyor, hangi çiftler mutlu bir şekilde ilişkilerine devam ediyor? 

Sorumlulukların Artışı

Uzmanlar özellikle bebek eve geldikten sonraki ilk birkaç ayda yaşanan bedensel yorgunluğun pek çok kadında derinleşerek depresyona neden olabildiğini belirtiyorlar. Çoğu çift, bebek eve geldikten sonra daha da belirginleşen yeni sorumluluklarının, beklediklerinden daha fazla olduğunu belirtiyor. Beklentiden yüksek olarak ortaya çıkan zorunluluklar da hissedilen yorgunluğu arttırırken, tükenmeye giden sürenin de kısalmasına neden olabiliyor. Bu durumda her iki ebeveyn de kısa bir süre sonra kendilerini yetersiz, ihmal edilen ve yalnız bireyler olarak algılamaya başlıyor.  Hatta bazı çiftler arasında oluşan mesafe ve her geçen gün artan şiddette hissedilen yalnızlık, bireyleri aldatmaya sürükleyebiliyor. 

Atıfların Önemi 

Psikolog Filiz Kaya, pek çok çiftin bebek doğduktan sonra yaşanan zorlukları  birbirlerine atfetmelerinin ilişkiye yaşattığı olumsuzluğu vurguluyor. “Bebek sahibi olmadan önce danışmanlık alan çiftlerde gördüğümüz belirgin bir farklılık var. Doğum öncesinden itibaren, bebekleri dünyaya geldikten sonra yaşanabilecek olumsuzluklarla ilgili daha önceden bilgi sahibi olan çiftler, aralarında bir problem ortaya çıksa da, bu problemin nedenlerini ilişkilerinde aramıyorlar. Örneğin sorumlulukların paylaşımı ile ilgili bir sıkıntı yaşadıklarında “zaten sen hep böylesin, her şeyi kendi başıma yapmak zorunda kalıyorum” demek yerine, “sanırım bu kadar sorumluluk beni zorluyor; ne yapabiliriz?” sorusunu sormayı tercih ediyorlar. Yaşanan zorluğu birbirlerine ya da ilişkilerinin iyi gitmeyişine değil, değişime ve ihtiyaçların farklılaşmasına atfediyor ve çözümleri de bu farkındalık sayesinde birlikte üretmeye çaba gösteriyorlar. 

Neler yapılmalı? 

Ebeveynlerin bebeklerine verebilecekleri en büyük hediyenin aralarındaki sevgi dolu ilişkiyi ve yakınlığı korumak olduğunun altını çizen Gottman İlişki Araştırma Enstitüsü, “Bringing Baby Home” adlı bir eğitimle binlerce çifte bebek doğduktan sonra da yakınlığı korumak ve ilişkiyi güçlü kılmak için çeşitli öneriler sunuyor. 

Ekim ayında Türkiye’ye gelerek “Mutlu İlişkilerin Formülü’nü” paylaşacak olan Gottman’ların önerileri şu şekilde: 

1. Her çiftin aynı sorunları yaşadığını bilin: Çünkü her çift bebekleri dünyaya geldikten sonra daha fazla stres yaşıyor, daha duygusal, daha savunmacı ve daha fazla tartışma eğilimi yaşayabiliyor. 

2. Bebeğinizle birlikte vakit geçirmenin keyfine varın: Bebek sahibi olmanın keyfine birlikte vardığınız ve hayata getirdiğiniz bu güzel varlıkla birlikte vakit geçirdiğiniz sürece aranızdaki ilişkinin kötüye gitmek yerine daha da güçlenmesi için ne kadar çok neden olacağını göreceksiniz. 

3. Tartışmalarınızın sakin geçmesini sağlayın: Bir çift olarak tartışmamanız mümkün ve sağlıklı olmayacaktır. Tek yapmanız gereken tartışmaları centilmen bir noktada tutmak. Daha yumuşak cümlelerle, daha çok ne düşündüğünüzden, ne hissettiğinizden ve neye ihtiyaç duyduğunuzdan bahsederek tartışın. 

4. Aranızdaki paylaşımın ve arkadaşlığın eksilmemesini sağlayın:  Birbirinize olan biten hakkında konuşmak için zaman ayırın. Hayatınızda pek çok şey değişti ve 5 yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz, hayatınızla, çevrenizdeki insanlarla ilgili neler düşünüyorsunuz vb. konularda yeniden konuşmak ve birbirinizin şimdi ne düşündüğünü öğrenmeye ihtiyacınız var.
5. Cinsel yaşamınıza özen gösterin ve cinsellikten aldığınız keyfi arttırın: Bebeğinizin doğumunun ardından aranızdaki yakınlığı bozmamak adına en çok özen göstermeniz gereken paylaşımınız cinselliğiniz olacaktır. Cinsel yaşamdan aldığınız hazzın devamlılığını sağlamak için eşinizle konuşun, neler istediğinizi nelere ihtiyaç duyduğunuzu belirtiyor olun. 

6. Baba-bebek arasındaki ilişkinin yakın ve sıcak bir ilişki olmasını sağlayın: Babalar ve bebeklerinin arasında yaşanacak olan sıcak ilişki, bir çift olarak da mutlu olmanızı sağlayacaktır. Pek çok çift için bebek dünyaya geldikten sonra yaşanan yalnızlığın nedeni anne-bebek arasındaki yakın bağa yaklaşamayan babalardır. Dolayısıyla anneler de babalar da farkına bile varmadan kendilerini yalnız hissetmeye başlayabilirler. 

7.  İlişkiyi zenginleştirecek yenilikler geliştirin: Bir çift olarak yaşamınızda oluşan bu güzel değişikliğe uygun yeni rutinler geliştirmeye çalışın. Birbirinize nelerden keyif aldığınızı, birlikte neler yaptığınızda mutlu olduğunuzu yeniden sorun ve birbirinize zaman ayırın. 
 
Çiftlerin % 67’si ne yaşıyor? 

Çiftlerin üçte ikisinde, bebek sahibi olduktan sonra ilişkilerinde hissettikleri doyum belirgin bir biçimde düşüyor. Çatışmaların oranında ve çiftlerin birbirine uyguladıkları duygusal şiddette bir artış yaşanıyor. Çiftler daha sık tartışmaya ve daha az yakınlık hissetmeye başlıyor. Birbirlerine duydukları tutku azalıyor; cinsellik ve romantizm de ciddi bir şekilde sekteye uğruyor. Değişen tüm bu koşullar, pek çok çiftin diğer etkenlerin de birleşimi ile boşanmasına neden olabiliyor. 

Peki ya bebekleri? 

Pek çok araştırma, çatışmalı ilişkiler yaşayan çiftlerin bebeklerinin, gelişimsel sıkıntılar yaşadığını göstermektedir. Ebeveynlerin stresli, yalnız, depresif hissetmeleri, bebeklerine daha az tepki vermelerine neden olmaktadır. Mutsuz ebeveynler tarafından yetiştirilen bebeklerin geç konuşan, tuvalet eğitimini geç alan, motor gelişimini yaşıtlarına göre daha sonraki dönemlerde tamamlayabilen bebekler oldukları ve yaşamın ilerleyen yıllarında özellikle sosyal ortamlarda düşük özgüven sahibi olduklarını göstermektedir.

 
Bebeğinize verebileceğiniz en büyük hediye, ikiniz arasında yakın ve mutlu bir ilişki sağlamak olacaktır.
                     
                       Prof. Dr. John M. Gottman